Beslemeler:
Yazılar
Yorumlar

1- Yukarıda Buhârî ve Beyhakî’den naklettiğimiz Hz. Aişe hadisini Müslim şu lafızlarla rivâyet eder (Müslim, Kitabu’n-Nikâh, II. 1038): Medine’ye geldik, bir ay humma hastalığına yakalandım, saçlarımın hepsi döküldü. Hastalığı atlattıktan sonra saçlarım tekrar büyüyüp kulaklarımı geçecek kadar uzadı. Bu arada Ümmu Ruman geldi. Ben arkadaşlarımla birlikte salıncakta sallanıyordum. Bana bağırdı. Koşarak yanına gittim, benden ne istiyor bilmiyordum. Elimden tuttu, heyecandan nefes nefeseydim. Nihayet heyecanım yatıştı. Beni bir eve götürdü. Bir de ne göreyim, Ensardan birçok kadın orada toplanmış, bana: “Hayır ve bereket üzere; hayırlı bir kısmet üzere” dediler. Beni o kadınlara teslim etti. Başımı yıkadılar ve özenle giydirdiler. Benim en çok garibime giden, kuşluk vakti beni Rasûlullah’a teslim etmeleri oldu.

2- Ahmed, İbnu Ebi’d-Dünya, el-Münzirî ve Taberânî, Esma bint Yezid b. Sekenin şöyle dediğini naklederler: Aişe’yi süsledim, sonra Peygamber’i (s.a.v.) o haliyle Aişe’yi görmesi için çağırdım. Geldi ve Aişe’nin yanına oturdu. Ona büyük bir bardakta ayran getirdiler. Peygamber (s.a.v.) ondan içti sonra onu Aişe’ye verdi. Aişe utanıp başını önüne eğdi. Esma, dedi ki: Bardağı elinden aldım ve biraz içtim. Sonra Peygamber (s.a.v.) Aişe’ye: Onu arkadaşlarına ver, içsinler dedi. Esma dedi ki: Aksine, Ya Rasûlallah, sen bardağı al, ondan iç ve elinle onu bana ver. Bardağı aldı ve içtikten sonra onu bana verdi. Oturdum ve bardağın her tarafından içtim ki Peygamberin içmiş olduğu yerden içmiş olayım. Sonra bardağı yanımdaki kadınlara vermemi buyurdu, İştahımız yok dediler. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdu, “İştahınız olduğu halde yalan söylemeyin.” (286)

Birinci hadis evliliğin ilanı ve kadının ailesine yardımcı olma ruhunu aşılamayı ve yine eşlerin yeni evlerinin kurulmasında ortak olmayı ifade ediyorsa ikinci hadis, buna ilaveten gelin kocasına ve koca da ona ısınıncaya kadar akraba ve dostların geline refakat etmelerinin sünnetten olduğunu ifade etmektedir.

Aynı şekilde bu dönemde kocanın geline latife yapmasında ve akrabaları oradayken kendisinin de aynı odada oturmasında ve neşe ile birbirlerine ısınmalarını gerektiren tavırlarda bulunmasında bir sakınca yoktur.

Gelinin hazırlanması, süslenmesi, teselli edilmesi, ilk günlerinde akraba ve arkadaşlarının ona rehberlik edip birtakım öğütlerde bulunmaları psikolojik açıdan onu derinden etkiler ve hayat boyunca bunun etkileri devam eder.

Evlilik gizli tutulacak olsa ya da eşler, her zaman için yaptıklarının ortaya çıkmasından korkan hırsızın psikolojisi gibi bir halet-i ruhiye içerisinde olsalar şu söylediklerimin hiçbirisi gerçekleşmez.

NİKAHIN İLANINA DAİR DELÎLLER

Ahmed, Bezzar, Taberânî, İbnu Hibban, Hakim, Abdullah b. Zübeyr’den, Resûlullah’ın (s.a.v.) şöyle buyurduğunu rivâyet ederler: “Nikahı ilan ediniz.” (Ahmed, Müsned (Fethu’r-Rabbâni), XX. 212; bk. Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, IV. 289. Heysemî, İmam Ahmed’in rivâyetindeki ravilerin sika olduklarını kaydeder. İbn Hibban, Sahih, ll-IV. 265-266 (yazma); Müstedrek, III. 183. Hakim, Buhârî ve Müslim’in şartları üzere hadisin sahih olduğunu kaydetmekte ve Zehebî de bunu onaylamaktadır)

Tirmizî, Ahmed b. Munay’, Zeyd b. Harun’dan, Isa b. Meymun el-Ensarî’den, Kasım b. Muhammed’den, Aişe’den Resûlullah’ın (s.a.v.) şöyle buyurduğunu nakleder: “Nikahı ilan ediniz, onu mescidlerde yapınız ve ilanında def çalınız.” (Tirmizî, Kitabu’n-Nikâh, III. 398-399. Tirmizî, hadisin yorumunda: Bu, hasen-garip bir hadistir. İsa b. Meymûn hadiste zayıf birisidir, demektedir. Tirmizî’nin bazı nüshalarında ise; sadece “bu garip bir hadistir” ifadesi vardır, “hasendir” kaydı yoktur. Mübârekfûri, “Tuhfe” II. 170-171 de bunu tercih eder)

Eşleri tebrik ve onlara dua etmeğe dair deliller:

1- Buhârî, Müslim, Tirmizî, Nesaî ve İbnu Mâce, Enes’den (r.a.) şunu naklederler: Peygamber (s.a.v.) Abdurrahman b. Avf’ın elbisesinde (damatlık lavantasının) sarartısını gördü ve: “Bu nedir?” dedi. Abdurrahman: “Bir nevât (beş dirhem) altın karşılığında bir kadınla evlendim” deyince Peygamber (s.a.v.): “Allah mübarek kılsın! Bir koyunla bile olsa düğün ziyafeti ver” buyurdu. (Buhârî, Kitabu’n-Nikâh, IX. 182; Kitabu’d-Daavât, IX. 158-159; Müslim, Kitabu’n-Nikâh, II. 1042; Tirmizî, Kitabu’n-Nikâh, III. 402; Nesaî, Kitabu’n-Nikâh, II. 91; İbnu Mâce, Kitabu’n-Nikâh, I. 615)

2- Buhârî, Müslim ve Beyhakî, Hz. Aişe’nin şöyle dediğim naklederler: Peygamber (s.a.v.) benimle evlendiğinde annem geldi ve beni içeriye eve götürdü. Evde Ensar’dan kadınlar vardı. “Hayır ve bereket üzere, hayırlı bir kısmet üzere” diyerek beni tebrik ettiler.” (Buhârî, Kitabu’n-Nikâh, IX. 182; Müslim, Kitabu’n-Nikâh, II. 1038; es-Sünenü’l-Kübrâ, VII. 149)

3- Ahmed, Dârimî, Tirmizî, Ebu Dâvud, İbnu Mâce, Hakim, İbnu Hibban ve Bevhakî. Ebu Hürevre’den sunu rivavet ederler:

“Peygamber (s.a.v.) evlenen birine dua ettiği zaman: “Allah sana mübarek etsin; seni mutlu kılsın, hayır üzere bir arada yaşayın” buyururdu. (Fethu’l-Bâri, IX 182)

İbnu Hacer, Ebu Hüreyre’nin sözleri arasında geçen söz-

cüğünü açıklarken, bu kelimenin dua etmek anlamında olduğunu, cahiliye döneminde “birrifâi velbenîni” diyerek birbirlerini tebrik ettiklerini, İslam geldiğinde onun yerine, “Allah’ın bereketinin eşler üzerine inmesi ve hayır üzere bir arada yaşamaları” için dua edildiğini söyler. Bazen buna ilaveten anlaşarak hayatlarını devam ettirmeleri ve çoluk çocuğa karışmaları için de dua edilir.

Cahiliyet tebrikleşmesi İslamda yasaklanmış ve Resûlullah (s.a.v.) bu münasebetle birbirimizi nasıl tebrik edeceğimizi bize öğretmiştir.

Bakiyy b. Mahled, Galib’ten, Hasan’dan, Temim oğullarından birinin şöyle dediğini rivâyet eder: Cahiliye döneminde “birrifâi velbenîni” derdik, İslam geldiğinde peygamberimiz ne söyleyeceğimizi bize öğretti ve şöyle buyurdu: “Allah size mübarek kılsın, sizi mübarek kılsın ve size bereket versin.” (İbnu Hacer aynı yer. Şevkânî, Neylu’l-Evtar’da (VI. 132) şöyle demektedir: Cahiliye döneminin tebrik şeklinden sakındırılmasının illeti konusunda ihtilaf edilmiştir. Allah’a hamdetmeyi, O’na övgüyü ve O’nu anmayı içermediği için yasaklandığını söyleyen olmuştur. Ibnu’l-Munir şöyle demektedir: Görünen o ki, cahiliyete uygun bir söz olduğu için Rasûlullah (s.a.v.) bu söze karşı çıkmıştır. Çünkü onlar dua olarak değil, kefe’ul olarak bunu söylüyorlardı. Mesela dua şeklinde şöyle demiş olsaydılar, herhalde karşı çıkmazdı: “Allah’ım, onları birbirlerine sevdir ve onlara salih evlatlar ver.”)

Aynı şekilde Ahmed, Dârimî, Nesaî, İbnu Mâce, İbnu Sünnî ve Taberânî, Hasan-ı Basri’den şunu naklederler. Akil b. Ebî Talib, Ceşm oğullarından bir kadınla evlendi: Yanına girip, “birrifâi velbenîni” diyerek onu tebrik ettiler. Akil b. Ebî Talib: Böyle demeyin, dedi. Ya ne diyelim ya Eba Zeyd, dediler. “Allah size mübarek kılsın ve size bereket versin” deyin. Böyle demekle emrolunduk. (Ahmed, Müsned, III. 179 (Maarif baskısı). Sahih senedle rivâyet edilmiştir. Dârimî, Sünen, II. 134; Nesaî, Sünen, Kitabu’n-Nikâh, II. 91; İbn Mâce, Sünen, Kitabu’n-Nikâh, I. 614-615; İbnü’s-Sünni, Amelu’l-Yevm ve’l-Leyle, No: 596; İbnu Hacer, (Feth, IX. 182) de bu hadisi değerlendirirken şöyle demektedir: Hadisin ravileri sikadır. Ne var ki Hasan, Akil’den hadis dinlemiş değildir. Ancak İbnu Abdilberr, Akil’in hayat tercemesinde bu hadisi zikretmekte ve onu, Hasan İbnu’l-Hasan rivâyet etmiştir, demektedir (el-lstiâb, III. 1078)

İbnu Hacer, (Tehzib, II. 263-267) de Hasan’ın hal tercemesini anlatırken onun, Hz. Ömer’in hilafetinin son ikinci yılında doğduğunu, hicri 110 yılında vefat ettiğini Ali, Osman, Enes, Câbir ve sahâbeyle tabiînden çok kimseden hadis rivâyet naklettiğini söyler.

İbnu Hacer, (Tehzib, VII. 257) de Akil’in hal tercemesini anlatırken Hasan Basri’nin ondan rivâyet ettiğini ve Akil’in Muaviye’nin hilafeti veya Yezid’in hilafetinin ilk yıllarında vefat ettiğini belirtir.

Hasan’ın Akil’den rivâyet ettiğine dair İbnu Abdilberr ile İbnu Hacer’in ifadelerini gördük. Buna Hasan’ın Hz. Ali’den rivâyet ettiğini ilave eder -ki Hz. Ali, Akil’den yirmi yaş daha büyüktür- ve Hasan ile Akil’in çağdaş olduklarını da hesaba katarsak, Hasan’ın Akil’den rivâyette bulunduğuna engel birşey görmüyorum.

O halde hadis mevsul ve sahihtir. İbnu Hacer’in Feth’te zikrettiğine gelince, her halde kendisi de bu zikrettiğinden emin değildir ve bu sebeple ifadesini tamriz kalıbı ile anlatmış ve Tehzib’te aksini anlatmıştır.)

Tebrik etmek, nikahın ilanının bir neticesi ve onu haber vermekten başka birşey değildir.

NİKAHIN İLAN EDİLMESİ

Bu şahitliğin hemen ardından, şahitlik konusunda değindiğimiz hususların gerçekleşmesi için nikahın akraba ve tanıdıklar arasında ilam gelir.

Hem nikahın ilanında toplum fertleri arasında yardımlaşma ve tanışma fırsatı doğar, İnsanî duyguların gelişmesi için bir ortam oluşur ve toplumsal bağlar güçlenir.

Düğünde bulunacak herkes, hiç şüphesiz tebrik etme, güzel dua, maddî yardım, ahlâkî öğüt, gelini hazırlama, yeni eve kadar ona eşlik etme gibi hususlarda elinden geleni yaparak eşlerin mutluluğunu arttırmada ortak olur. Ahlâkî ve ince şarkılarla gelinin yeni eve gelişinde ona eşlik ederler. Böylece yeni eve daha çabuk ısınması sağlanır.

Ardından nikah hutbesi gelir ki, evliliğin ilanı, yaygınlaşması ve onaylanıp tesbit edilişinin zirvesi durumundadır.

hariç merfu olarak onu rivâyet eden birini tanımıyoruz. Abdu’l-A’la’dan-Said’den mevkuf olarak da rivâyet edilmiştir. Sahih olan rivâyet, İbnu Abbas’tan kendi sözü olarak rivâyet edilendir. Tirmizî, sonra kendisinden naklettiğimiz hadisi zikreder (bk. Tirmizî, Kitabu’n-Nikâh, III. 411-412)

Dârekutnî, “Veli ve âdil iki şahidsiz nikâh asla olmaz” hadisini başka zayıf senedlerle nakletmektedir. (Dârekutnî, II. 221-222, 225). Şevkâni, hadisin başka zayıf rivâyetlerine de işaret etmektedir (bk. Neylu’l-Evtâr, IV. 126-127)

Düğün yemeğine gelince, herhalde bu evlilik sebebiyle Allah’ın verdiği nimete şükretmenin ifade şekillerinden biri, nikahın ilanını pekiştirme, yemeğe katılanların, daha dün düğününe katıldıkları bu düğünün destekçisi olmaları ve bu evliliğin, toplumun sağlam tuğlalarından biri olup hayırlı meyvesini vermesi için duacı olmaları anlamına gelir.

Belki de, bu toplanma, bir araya gelmiş olan kişilerin, eşlerin ileride karşılaşabilecekleri maddî ve içtimaî problemlerinin çözümünde onların destekçisi olacaklarına ve evliliklerinin devamı için ellerinden geleni yapacaklarına dair söz vermeleri ve bunu tekeffül etmeleri anlamına gelmektedir.

Şimdi de şu yukarıda anlattıklarımızın sünnetteki delillerini görelim.

NİKAHTA ŞAHİTLİK

Evliliğin sıhhatli olabilmesi için, gerekli başka bir hususa geçiyoruz: Evlilik için şahitlik.

Nasıl veli, kadının görüşünü alıp ona danışmadan kadının yararını gözetmeden ve aynı şekilde evlenecek erkeğin de görüşü alınıp yaran gözetilmeden nikah sahih olmuyorsa, erkek iki adil şahit veya bir erkek iki kadının şahitliği olmadan nikah akdi sahih ve geçerli olmaz.

Bu şahitlikte veli ve eşlerin onaylarını tesbit ve bunun sonucu ortaya çıkan ilişkiyi meşrulaştırma vardır.

Nikahın ilanı için ilk adım mesabesinde olan şahitlerin bu tesbiti, toplumu, yeni kurulan bu ilişkiyi tanımaya sevkeder ki bu, kanun kuvvetinde bir tanıma olur.

Evlilik ilişkisi, toplumsal bir ilişkidir ve toplum sarayına yerleştirilecek tuğlanın çekirdeğidir. Bir müddet sonra da toplumla alışveriş içerisine girecektir.

O halde toplumun da bu ilişkiyi tesbit edip onaylaması, ona tanıklık etmesi ve onu ilan etmesi gerekir ki bundan böyle onu gözetme ve koruma gibi görevlerini yerine getirsin.

Nikah akdinde şahitlik, sonra da bu akdin ilanı, bu anlattıklanmız için hazırlık adımı olmaktan başka birşey değildir.

Eşlerin şahitler tutma ve ilan edilmesinden kaçındıkları gizli ilişki -evlilik şeklinde olsa bile- zinadan farklı değildir. Böyle bir ilişkiyi toplum ne tanır ne de ona karşı görevlerini yerine getirir. Aksine, onu zina ilişkisi olarak görür ve öylece değerlendirir.

Gizli ilişki, kötü zanna kapı açar. Namusun çiğnenmesine ve zina ile insanların itham edilmesine sebep olur. Böyle bir durum toplumun yapısını sarsar, birlik ve emniyetini tehlikelere sürükler.

Bu durumda, dedikodu yapan da hakkında dedikodu yapılan da şüpheden dolayı cezaya uğramaz. Ne dedikodu yapan kazif cezasına çarptırılır, ne de hakkında dedikodu yapılan zina cezasına çarptırılır.

Hiç şüphesiz şeriat, insanî ilişkilerin gelişmesine, toplum fertleri arasındaki bağların daha da kuvvetlenmesine son derece özen gösterir. Bu nedenle insanların namusu hakkında ileri geri konuşulmasını yasaklar. Çünkü bu tür sözler, toplumun yapısını sarsar. Ayrıca bu tür sözlerin ortaya çıkmasına sebep olacak davranışların önünü almayı da ihmal etmez. Gizli nikahın yasaklanmasının sebeplerinden biri de budur.

Said b. Mansur (Said b. Mansur, Sünen, l-lll. 159-160) ve İbnu Ebî Şeybe, Hasan’dan şunu rivâyet ederler: Bir adam, bir kadınla gizli olarak evlendi. Ara sıra o kadının evine giderdi. Bir defasında kadının komşusu onu gördü ve o kadınla zina ettiğini söyledi. Adam ona bu suçu isnad edeni Hz. Ömer’e şikayet etti. Hz. Ömer adama: O kadınla evli olduğunu söylüyorsun, delilin nedir, niçin gizli gizli kadının evine gidiyorsun? dedi. Adam: Ya Emire’lMüminin, çok basit bir mehir karşılığında onunla evlendim, bu sebeple de evliliği gizli tuttum, dedi. Hz. Ömer, o adamı zina ile suçlayan adama kazif cezası uygulamadı ve şöyle dedi: “Bu kadınların namuslarını koruyun; nikahı ilan edin.” Hz. Ömer, mut’a nikahından da sakındırırdı.

Said b. Mansur, yine Hasan’dan şunu rivâyet eder (Said b. Mansur, Sünen, l-lll. 161): Bir adam, bir kadınla gizliden evlendi. Biri o adama: Görüyorum ki falan kadının yanına gidip geliyorsun, onunla zina yapıyorsunuz dedi. Hasan dedi ki: Adam onu Hz. Ömer’e şikayet etti. Adam: O benim nikahlı karanıdır dedi. Hz. Ömer, onu zina ile itham edene kazıf cezası uygulamadı.

Kaldı ki gizli evlilikte ruhun yatışması ve kalbin huzur duyması yoktur. Çünkü eşlerden her biri sürekli başkalarının bakışlarından tedirginlik duyar, acaba hakkımızda ne diyorlar diye huzursuz olur.

Oysa evliliğin meşru kılınması, eşlerin birbirlerinin yanında huzur duymaları içindir.

İşte bu nedenle evlilik akdinde şahitlerin bulunması ve akid yapıldıktan sonra evliliğin ilan edilmesi emredilmiştir.

İbnu Hibban ve Dârekutnî, Hafs b. Giyas tarikiyle İbnu Cüreyc’den, Süleyman b. Musa’dan, Zührî’den, Urve’den ve o da Aişe’den Resûlullah’ın (s.a.v.) şöyle buyurduğunu rivâyet ederler: “Velî ve âdil iki şahit olmaksızın nikah olmaz. Bu şekilde olmayan nikah bâtıldır. Aralarında anlaşmazlık çıkarsa, velisi olmayanın velisi sultan (yönetici) dir.”

İbnu Hibban şöyle der: İbnu Cüreyc’in Süleyman b. Musa’dan ve o da Zührî’den şeklindeki bu rivâyetindeki “adil iki şahid” kaydını ancak üç kişi söylemiştir: Said b. Yahya el-Ümevî, Hafs b. Giyas’tan, Abdullah b. Abdilvahab el-Hacbî’den Halid b. Hâris’ten ve Abdurrahman b. Yunus er-Rakki, Isa b. Yunus’tan.

İbnu Hibban daha sonra şöyle demektedir, iki şahidi zikreden bundan başka sahih hadis yoktur. (Tirmizî, İbnu Abbas’ın Peygamber’den rivâyet ettiği şu hadisi nakletmektedir: “Kendilerini delilsiz (şahitsiz) evlendiren kadınlar, fahişelerdir.” Tirmizî, hadisi naklettikten sonra şöyle demektedir: Bu hadis mahfuz (râcih) değildir. Abdu’l-A’lâ’nın Katade’den rivâyeti)

Tirmizî, Katade tarikiyle Cabir b. Zeyd’den İbnu Abbas’ın şöyle dediğini nakleder. “Delilsiz (şahitsiz) nikah olmaz.”

Tirmizî, ardından şöyle devam eder: Bu konuda Imran b. Husayn, Enes ve Ebu Hüreyre’den rivâyet vardır.

Peygamber’in (s.a.v.) ashabından, tabiinden ve sonrakilerden ilim ehli bu hadis üzere amel etmişlerdir. Onlar şöyle dediler. “Şahitler olmaksızın nikah olmaz.” Bu hususta alimler arasında ihtilaf olmuştur ve o da şahitlerin bir arada mı yoksa peşpeşe mi getirilmesi gerektiği husûsundadır. Kûfe’lilerden ve başkalarından ilim adamlarının çoğu: iki şahit, nikah akdi yapılırken bir arada şahitlik yapmadıkça nikah caiz olmaz” demişlerdir.

Medine’lilerden bazıları ise, şahitler peşpeşe getirilir ve nikah ilan edilirse yine caiz olur demişlerdir. Malik b. Enes ve başkalarının görüşü budur.

İlim ehlinden bazıları da, nikah şahitliğinde bir erkek ile iki kadının şahitliği caizdir, demişlerdir. Ahmed ve İshak’ın görüşü budur.

VELÎSİZ KIYILAN NİKAHIN HÜKMÜ

Şimdi de velisiz kıyılan nikah olayına dair bir misal verelim. Böyle bir nikahın hükmünün ne olacağını olayın cereyanı içerisinde görelim.

1- Evlileri birbirlerinden ayırma:

Şafiî, Umm isimli kitabında, Said b. Mansur, İbnu Ebî Şeybe ve Dârekutnî, İkrime b. Halid’in şöyle dediğini rivâyet ederler: Bir topluluk yola koyuldu. Aralarında dul bir kadın, yolculardan velisi olmayan birine nikah işini havale etti. O da onu birine nikahladı.

İkrime b. Halid diyor ki: Ömer, nikah akdini üstleneni de, kadınla evleneni de kırbaçladı ve evliliği bozdu. (el-Umm, V. 11; Said b. Mansur, Sünen, l-lll. 133; İbn Ebî Şeybe, Musannaf, ll-lll. 161 (yazma); Dârekutnî, Sünen, III. 225)

Yine Abdurrezzak ve Said b. Mansur, Ömer b. Hattab’ın, velisiz nikahlanan bir kadının nikahını bozduğunu rivâyet ederler. (Abdurrezzak, Musannaf, s. 126; Said b. Mansur, Sünen, l-lll. 144)

Burada delil, sahâbenin icmaıdır. Çünkü sahâbe, Ömer’in bu davranışına karşı çıkmamış, ona herhangi bir itirazda bulunmamışlardır. Belki de Hz. Ömer’in o nikahı bozması, kadının kendisine denk olmayan biriyle evlenmiş olması sebebiyledir ve sahâbe de bu sebeple ona muvafakat etmişlerdir.

Hz. Ali’nin davranışına gelince, o olayda kadın, kendisine denk biriyle evlenmişti ve Hz. Ali, nikahın geçerliliğine karar verdi ve sahâbe de ona muvafakat etti.

2- Duhul ve denklik sözkonusu olduğunda

nikahın geçerli sayılması:

Said b. Mansur, Ebu Kays’tan şunu rivâyet eder: Aiz kabilesinden Seleme bint Ubeydillah isminde bir kadını annesi ve akrabaları evlen-

dirdi. Durum, Hz. Ali’ye iletildi. Ali: Adam onunla zifafa girmedi mi? o halde nikah caizdir dedi. (Said b. Mansur, Sünen, l-lll. 145)

Ancak burada iki durum muhtemeldir.

1- Meseleyi Hz. Ali’ye ilettiklerinde Hz. Ali artık velisi mesabesindedir ve buna dayanarak kararını vermiştir.

2- Ya da kadın, kendisine denk biriyle evlenmiştir.

İbnu Ebî Şeybe, Huzeyl’in şöyle dediğini rivâyet eder (İbn Ebî Şeybe, Musannaf, ll-lll. 161): Dayısı ve annesinin evlendirdiği bir kadının durumu, Ali’ye iletildi ve o bu nikahı caiz gördü.

İbnu Ebî Şeybe diyor ki: Sufyan, velisiz olduğundan nikah caiz değildir, dedi.

Ali b. Salih ise, şöyle dedi. Caizdir çünkü Hz. Ali onu caiz kılınca, velî mesabesindeydi.

İbn Ebî Şeybe, Ma’mer’den şöyle dediğini rivâyet eder (İbn Ebî Şeybe, Musannaf, ll-lll. 161): Velisiz evlenen bir kadının durumunu Zühri’ye sordum. Evlendiği koca ona denk ise caizdir, dedi.

Yani velinin o nikahı onaylaması şartıyla.

Said b. Mansur da Şa’bi’den şunu nakleder: Şa’bi’ye velisi hazır olmadığı halde evlenen bir kadının durumu soruldu. Dedi ki: Eğer kendine denk olmayan biriyle evlenmişse nikah batıldır. Ama kendine denk biriyle evlenmişse mesele veliye kalmıştır, dilerse nikahı onaylar, dilerse reddeder.

NETİCE

Şu anlatılanlardan nikah akdinde velinin varlığının ne kadar zorunlu olduğu, varlığının şart koşulmasının anlamı, bu şartın konulmasının hikmeti, veli bulunmadığı taktirde kıyılan nikahın hükmü, veli hazır olur ama hakkını kötüye kullanarak kadının hürriyetine tecavüz ettiği ve hakkını yediği taktirde bunun durumu gibi meseleler anlaşılmış oldu.

Veli, nikahın ilk rüknüdür.

İkinci rükün ise, mehirdir. Ancak eşlerin haklarından biri olarak mehir meselesini daha sonra ele alacağız.

EVLİLİKTE DANIŞMANIN ÖNEMİ

İbnu Hibban Sahih’inde (II-III. 269, yazma) evlilikte danışmaya güzel bir örnek nakletmektedir. Sözkonusu rivâyette Ukbe b. Amir şöyle diyor; Rasûlullah (s.a.v.), bir adama: “Seni falan kadınla evlendirmeme razı mısın?” dedi. Adam: Evet, dedi. Sonra kadına: “Seni falan erkekle evlendirmeme razı mısın?” dedi. Kadın, evet, karşılığını verdi. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.) onu evlendirdi. (Hakim, Müstedrek, II. 182. Hakim, hadisin Buhârî ve Müslim şartları üzere sahih olduğunu söylemekte ve Zehebî de bunu onaylamaktadır. Mehir konusunda hadisin tamamı nakledilecektir. Hadisi ayrıca Ebû Dâvud, II. 320; İbnu Hibbân ll-VI)

Görüldüğü gibi bu hâdisede velî, hem kadın hem de erkeğe danışıyor.

Netice olarak diyoruz ki: Evlilikte en güzeli, veli ile kadının aynı görüşte birleşmeleridir. Ancak iki taraftan biri rıza göstermediği taktirde evlilik önünde bir engeldir ve bu engel devam ettiği müddetçe evlilik olamaz.

Yukarıda, kadına danışılmadan ve görüşü alınmadan yapılan evlilik akidlerinin bozulduğuna dair misaller nakletmiştik.

1- ”Velisiz nikah olmaz” hadisinin sahih senedi ile zayıf başka bazı senetlere saldırdılar.

2- Yine “Velisinin izni olmaksızın nikahlanan kadının nikahı batıldır” hadisinin sahih senedine saldırdılar. Hadisin sahih senetlerini yukarıda zikretmiştik. İşte biz bu senetlere, Peygamber (s.a.v.) ve ashabının davranışlarına itibar ettik, zayıf senetlerden hiçbirine itibar etmedik.

Ayrıca kadının nikah akdini üstlenemeyeceğini, velisiz nikahın olamayacağını ve dul kadının emri, bekar kızın da izni olmadıkça velinin nikah akdi yapamayacağını bu sahih delillerle, herhangi bir itiraz yönlendirilmemiş başka delillere dayanarak isbat ettik.

NETİCE:

1- Nikah akdinin yapılabilmesi için, kadının velisinin bulunması rükündür. Ve onsuz nikah tamam olmaz. Kadın, ne kendini ne başka birini evlendirebilir.

2- Veli, nikah akdini üstlendiği kadına danışman, nikah akdi yapılan kocaya razı mıdır, değil midir?

3- Bu hususda dul veya bekar, yetim veya yetim olmayan kadın kız arasında fark yoktur.

4- Nikah akdinin geçerliliği, kadının muvafakatına, kocayı seçme ve ona razı olmasına bağlıdır. Bu konuda velisinden daha hak sahibi oları yalnız ve yalnız kadındır. Nikah akdini üstlenen veli ise de nikahın geçerliliği ve iptali kadının elindedir.

5- Sadece küçük ve temyiz çağında olmayan kızı, babası ona danışmaksızın nikah akdini yapabilir. Çünkü bu yaştaki kız danışma ehliyetine sahip değildir.

6- ”Dul kadının, evliliği konusunda velisinden daha hak sahibi olması” velinin rolünün hiç olmayacağı anlamına gelmez, aksine bunu pekiştirir. Hadiste bu cümlenin geçmesi yukarıda da belirttiğimiz gibi kadının onayının alınmasının gerekliliğini anlatmak için bir gerkce şeklinde zikredilmiştir.

7- Nikahta kadının velisinin bulunmasının şart koşulması, kadının, velisinin görüş ve tecrübelerinden yararlanmasını sağlamak içindir. Veli, tecrübe ve görüşleriyle kadını aydınlatır ve yararlı olanı bulması için ona yardımcı olur. Ayrıca velinin görüşünün alınması ve ona danışılması, kadının haklarını korumayı üstlenmesi anlamına da gelir.

Ayrıca velilik müessesesi, evliliğin şahitlik müessesesini destekleyip kuvvetlendirmek ve nikahı, ahlâksızlık ve zina ilişkisine benzemekten yüceltir. Ve az sonra büyük toplumun bir parçası olacak bir ailenin temellerinin atılmasına uygun ortamı hazırlar. Kaldı ki velilik müessesesi ayrıca kadının, duygusallığının peşine takılıp yanlış bir adım atmasından da korur.

8- Nikah akdinin geçerliliği veya reddedilmesi, denklik esasına değil, insanî duygulara dayalıdır.

9- İslam, veli rüknünün görmezlikten gelinmesine ve danışma şartlarının ihmal edilmesine asla müsamaha göstermez. Her ikisinin mutlaka yerine getirilmesini ister. Çünkü her ikisi de toplumsal ve insanî boyutları küçümsenemeyecek hususlardır.

Ummu Seleme’nin evliliğiyle ilgili olarak yukarıda anlattıklarımız, bu meselede doğru olanı ortaya koymaktadır. Hadiste geçen Ömer’in, Ummu Seleme’nin oğlu olduğunu söylüyor ve buna dayanarak birtakım hükümler ileri sürüyorlar. Oysa hadiste sözkonusu edilen Ömer, Ummu Seleme’nin oğlu değil, Peygamber’in (s.a.v.) Ummu Se-leme’ye elçi olarak gönderdiği Hz. Ömer b. el-Hattab’tır. Nikah akdini üstlenen ise, yukarıda belirttiğimiz gibi Ummu Seleme’nin büyük oğludur.

Bu konudaki delilimiz ise şudur: O zaman Ummu Seleme’nin oğlu olan Ömer iki yaşında idi. Bu sebeple Ummu Seleme’nin ona: Kalk ey Ömer, Peygamberi evlendir, demesi imkan dışıdır.

Nitekim hadis alimleri, oğlunun zikredildiği rivâyetlerin sakat olduğunu söylemişlerdir.

Şevkânî şöyle demektedir (Neylu’l-Evtâr, VI. 124): “Hadiste geçen Ömer’den dolayı hadis illetli kabul edilmiştir. Peygamber (s.a.v.), annesiyle evlendiğinde Ömer henüz çok küçüktü; iki yaşındaydı. Çünkü Habeşistan’da hicretin ikinci yılında doğmuştur. Peygamber’in (s.a.v.), annesiyle evlenmesi ise hicretin dördüncü yılında vukubulmuştur. Bu sebeple: “Kalk ey oğul, anneni evlendir” ifadesinin geçtiği rivâyetlerin aslı yoktur.

Şevkânî, daha sonra şöyle demektedir: Oğulun velayeti yoktur, diyenlerin söyledikleri arasında bu hadisle ihticac olunamayacağı da vardır. Çünkü Peygamber (s.a.v.) evliliğinde veliye ihtiyacı yoktur.

Ebû Bekir b. Ebî Şeybe’nin, Ebû Hanife’ye cevabı:

İbnu Ebî Şeybe, Musannaf ta Ebu Hanife’ye cevap vermek için özel bir başlık açar. Başlık şöyle: “Ebû Hanife’nin, Rasûlullah’dan (s.a.v.) nakledilen hadise muhalefeti” sonra velinin şart olduğunu bildiren iki sahih hadisi nakleder. Bunların ilki: “Veli ya da yöneticilerin nikahını kıymadıkları kadının nikahı batıldır” şeklindeki Hz. Aişe’nin hadisidir.

İkincisi ise, Ebû Musa’nın rivâyet ettiği “veli olmaksızın nikah yoktur” şeklindeki hadistir.

İbnu Ebî Şeybe iki hadisin de senedlerini zikrettikten sonra şöyle devam eder: “Oysa Ebû Hanife: Eğer koca kadına denk ise, velisiz kadının kendi kendini evlendirmesi caizdir, diyor.”

Velinin şart olduğu Rasûlullah’dan (s.a.v.) nakledilen hadislerde sabit olduğu halde Ebû Hanife nasıl böyle bir şey söyler!

Hiçbir dayanağı bulunmayan şüpheler ve onlara cevap:

Dediler ki: Hz. Aişe’nin rivâyet ettiği: “Velisinin izni olmaksızın nikahlanan kadının nikahı batıldır. (Böyle bir nikahtan sonra koca) kadınla yatacak olursa, onunla yatması sebebiyle mehir kadınındır. Anlaşmazlığa düştüklerinde velisi bulunmayanın velisi sultandır) hadisi, İbnu Cüreyc, Süleyman b. Musa’dan, Zührî’den, Urve’den, tarikiyle Aişe’den rivâyet edilmiştir.

İbnu Cüreyc, bu hadisi Zührî’ye sorduğunu fakat Zührî’nin onu bilmediğini zikretmektedir.

İbnu Hibban’ın cevabı:

İbnu Hibban, Sahih’inde (II-VI. 272 -yazma-) bu hadisi naklettikten sonra şöyle der: Hadis ilmini iyi bilmeyenler bu hadisin munkatı’ veya asılsız olduğunu sanırlar. Böyle sanmaları, İbnu İlliyye’nin hadisi naklettikten sonra İbnu Cüreyc’in şu sözünü nakletmesidir: “Bilahere Zührî’yle karşılaştım, hadisi ona sordum fakat böyle bir hadis bilmiyordu.” Oysa böyle bir durumdan dolayı hadis atılmaz. Çünkü fazıl ve hadisi iyi zapteden ilim ehlinden biri, hadisi anlattıktan sonra bazen onu unutabilir. Ona o hadis sorulduğunda da, onu bilmez. Unutmuş olması, daha önce anlatmış olduğu şeyin batıl ve asılsız olduğuna delalet etmez.

İnsanların en hayırlısı Rasûlullah (s.a.v.) bile kıldığı namazı unutmuştur. Kendisine: Ya Rasûlallah, namaz mı kısaldı yoksa unuttunuz mu? diye sorulmuş, “hiçbiri olmadı” demiştir.

Allah’ın risaleti için seçtiği ve kullan arasında koruduğu kişi, müslümanların en önemli işi olan namazda unutabiliyorsa ve unutması, unuttuğu şeyin batıl olmasını gerektirmiyorsa masum olmayan ümmetinden şunu veya bunu unutanlar elbette olacaktır. Ama unutmuş olmaları unuttukları şeyin butlanına, unutmazdan önce söylediklerinin hükmünün kalkmasına sebep değildir.

Velayet hâs ve âmm olmak üzere iki çeşittir.

Hâs velayeti de aynı şekilde iki kısma ayrılır: Neseb velayeti, hükm velayeti.

Neseb velayeti de aynı şekilde iki kısma ayrılır: Oğul ve oğlun çocukları ile baba ve onun babalan, kardeş, amca ve onların çocukları gibi yakın akrabalık.

Bir de uzak akrabalık ki buna kadının yakınlarından ve aşiretinden görüş sahipleri girer. Bu konuda daha önce izahat yapılmıştı.

Hükm velayeti ise kadı ve yöneticinin velayetidir.

Âmm velayete gelince, iman velayetidir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Mü’min erkeklerle mümin kadınlar, birbirlerinin velileridir.” (Tevbe, 9/71)

Velayeti şema halinde gösterecek olursak:

O halde kadının akraba ve aşiretinden görüş sahipleri kadının velîleri arasındadır. Bu sebeple Ebu Hanife’nin, kadının akrabalarındangörüş sahipleri, veli değildir şeklindeki görüşü tutarsızdır.

Bu görüş doğru olmayınca da buna dayalı olarak ileri sürülen kadının kendi kendini evlendirebileceği görüşü de doğru olmaz.

Kaldı ki yakın akrabanın rızası olmadıkça uzak akrabanın nikah akdi de geçerli olmaz. Geçerli olması, yakın akrabanın rızasına bağlıdır.

Dediler ki: Hadisin anlamı; dulun evlilik işi kendisine aittir, velisine değil.

Ebû Hanife hadisten şu anlamı çıkarmıştır: Dul kadın eğer kendisine denk biriyle evleniyor ve mehri konusunda hakkettiğini alıyorsa, nikahı caizdir (kendisini evlendirebilir). Bu konuda delillerinden biri, hadis konusunda Hz. Ömer’in şu sözüdür: “Velisinin veya akrabalarından görüş sahibi birinin ya da sultanın izni olmadıkça kadının evlenmesi caiz değildir.” (Maâni’l-Âsâr, M. 7; Muvatta’ Muhammed b. el-Hasan, s. 149)

Ebû Hanife diyor ki: Akrabalarından görüş sahibi kişi, veli değildir. Bununla birlikte evlendirmesi caizdir. Çünkü maksat, mehri konusunda hakkettiğini almasıdır. Bu nedenle kadın hakkettiğini alıyorsa, kendi kendini evlendirmesi caizdir.

Bu görüşte olanlar ayrıca Ummu Seleme hadisini de delil getiriyorlar. Ummu Seleme diyor ki: Ebû Seleme’nin vefatından sonra Rasûlullah (s.a.v.) gelerek beni benden istedi. Ya Rasûlallah, velilerimden hazır kimse yok, dedim. Buyurdu ki: “Hazır ya da hazır olmayan, onlardan hiçbiri, buna karşı çıkmaz.” Bunun üzerine Ummu Seleme: Kalk ey Ömer, Peygamber’i (s.a.v.) evlendir, dedi. Peygamber de onunla evlendi.

Derler ki: Bu hadiste Peygamber’in (s.a.v.) isteğini Ummu Se-leme’ye söylediği anlatılıyor ve bunda evlenme işinin, velisinin değil onun elinde olduğuna delil vardır.

Ayrıca Ummu Seleme: Velilerimden hazır kimse yok demiş, Peygamber (s.a.v.): “Hazır ya da hazır olmayan, onlardan hiç kimse buna karşı çıkmaz” deyince de Ummu Seleme: Kalk ey Ömer, Peygamber’i (s.a.v.) evlendir, demiştir. Halbuki Ömer, Ummu Seleme’nin oğludur ve o zaman büluğ çağına ermemiş küçük bir çocuktur.

Derler ki: Ömer, onu vekil kılanın yerine vekaleti yerine getirdi. Böylece Peygamber’e (s.a.v.) nikah akdini yapan sanki Ummu Seleme’nin kendisidir.

Yine derler ki: Peygamber (s.a.v.), velilerinin hazır bulunmaları için beklemediğine göre, bu, evlilik işinin, velilerine değil, Ummu Seleme’nin kendisine ait olduğuna delalet ediyor. Eğer velilerinin bunda bir haklan ya da onaylamaları zorunlu olsaydı, Peygamber (s.a.v.) hak-larına riayetsizlik etmez ve onların olurunu beklerdi.

Yine şöyle derler: Ummu Seleme: Velilerimden hazır kimse yok, dediğinde Peygamber (s.a.v.), onun bu sözüne karı çıkmamış ve: “Onlardan hazır olan ve olmayan hiç kimse buna karşı çıkmaz” buyurmuştur.

Eğer Peygamber (s.a.v.) velilerinden daha hak sahibi olsaydı: Ben onlardan önce senin velinim, derdi.

Ebû Hanife ve Tahâvî’ye cevap:

“Dul kadın kendi hakkında karar verme konusunda velisinden daha hak sahibi” olmasıyla ilgili izahları, veliyi şart koşan diğer sahih rivâyetlerle uyuşmamaktadır. rivâyetlerin arasını bulma mümkün olduğu halde bu izahları, bazı rivâyetlere uyuyor ama bazılarını iptal ediyor.

Halbuki muhaddis ve fukahanın yanında muteber olan sağlıklı yol bu değildir. Sahih rivâyetlerin arasını bulup hepsiyle amel etmek mümkün olduğunda bu yola gitmek zorunludur, bundan başka yol yoktur.

Bâcî’nin görüşü:

ibnu Hibban’ın görüşünü daha önce nakletmiştik. Şimdi de Mu-vattain şerhinde (III. 266) Bâcî’nin dediklerini görelim. Diyor ki: “Dul kadının kendi hakkında karar verme konusunda daha hak sahibi olmasının anlamı şudur: Veli onu evlenmeye zorlayamaz, İzni olmadıkça onu evlendiremez. Ancak izin verdiği ve razı olduğu kimseyle onu evlen-direbilir.

Kadının da kendi başına nikah akdetmesi, kendini denk olmayan birisiyle evlendirmesi ve velisi olmayan birini veli tayin etmesi doğru değildir. Nikah akdinde kadının da, velinin de hakkı vardır.”

Bâcî, şöyle devam ediyor: “Kadının daha hak sahibi olması; kadın istemediği takdirde nikahın hiçbir surette kıyılamayacağı anlamına gelir. Eğer veli o evliliği istemiyor ama dul kadın istiyorsa, veliye nikahı akdetmesi arzedilir, yüz çevirir ve nikah akdini yapmazsa bu iş başka bir veliye ve sultana havale edilir.

Kadının veliden daha hak sahibi olmasının anlamı budur.”

ibnu Hazm’ın görüşü (Muhallâ, IX. 461-462):

“Dul, kendi hakkında karar verme konusunda velisinden daha hak sahibidir. Bekâr ise, babası iznini ister” hadisinin yorumunu yaparken ibnu Hazm şöyle demektedir: Peygamber (s.a.v.) dul ile bekarı birbirinden ayırd etmiştir. Dulun, kendi şahsı hakkında karar verme husûsunda velisinden daha hak sahibi olduğunu söylemiştir. Bu sebeple baba ona falanla evlen diye emredip zorlayamaz. Kadın babadan da,

başkasından da daha hak sahibidir. Baba, onun olurunu almak mecburiyetindedir. Böylece iki durumun bir arada bulunması kaçınılmaz bulunmaktadır: Kadının izin vermesi ve babanın izninin alınması. Her iki durum gerçekleşmedikçe, kadının evlenmesi caiz değildir. İbnu Hazm, daha sonra şöyle diyor: Lafız farklılıkları hadislerde bir eksiklik (illet) değildir.

Aksine, bu farklılıkların hepsini eğer sika (güvenilir) raviler nak-letmişse hepsiyle amel edilir ve her lafzın müktezası ne ise o yapılır. Bir lafız için başka bir lafzı nazari itibara almamak caiz değildir. Çünkü delil, hepsinde mevcuttur. Rasûlullah’dan (s.a.v.) sahih bir yolla nakledilenlerin hepsine itaat farzdır ve onlardan herhangi birine muhalefet ma’siyettir.

Ama bunların bir kısmı zayıf ise, sahih olanları bırakıp bu zayıf olanlarla amel etmek sapıklıktır.

Hz. Ömer’in sözünün anlamı:

Malik, Müdevvene’de şöyle demektedir (265): Kadının akrabalarından görüş sahibinden maksat, kadının aşiretinden olan veya kadının amcası oğlu veya kadının mevlasıdır. İbnu Nafi ve Malik’ten mevlanın kadının asabesinden evla olduğu nakledilmiştir.

İbnu Habib, İbnu’l-Macişûn’un şöyle dediğini nakleder: Aşiret bazen çok önemlidir. Çünkü aşiretten olan biri, kadınla aynı soydan veya kadını âzad eden soydandır. Çünkü aşireti birbirine bağlayan soydur.

İbnu Habib, bu sözün şu anlama geldiğini söyler: Veliler, uzak da olsalar nikahı üstlenebilirler. Durumu ve yaşı müsait olan bir veli, başkası kadının daha yakın akrabası bile olsa nikah akdini üstlenmesi caizdir.

Burada anlatılmak istenen şudur: Eğer akrabalar akrabalıkta kadına uzak olur ve bu sebeple kadının hakkını koruma duyguları zayıflamışsa, kadının yararını gözeten, ona denk ve daha yararlı olanı seçme konusunda elinden geleni esirgemeyen salih, dindar ve işten anlayan birinin nikah velayetini üstlenmesi gerekir.

Bu anlatılanlardan kadının kendi kendini evlendirebileceği neticesi çıkmaz. Aksine, velinin şart olduğunu pekiştirir. Çünkü kadının akraba ve aşiretinden görüş sahibi olan -Ebû Hanife’nin dediği gibi- veli değildir, denilemez. Aksine o yaş, isabetli görüş ve tecrübe çokluğunun kişiyi veliliğe ehil kıldığı velilerden biridir. Kadının yararı da bu şekilde gözetilmiş olur.

Eski Gönderiler »